Ah, nasıldı yaşamak? – Ziya Osman Saba

Çoğu yazarlar ve bazen de okurlar tarafından şu konu sıkça tartışılmıştır ve tartışılmaya da devam edecektir: Öykü ne anlatmalı? Bir şey anlatmak zorunda mı? Bu sorular bazen anlamsız bir nitelik kazanıyor çünkü dilin kendisi zaten bir anlatım aracıdır. Bir durumu-olayı ya da herhangi bir nesneyi-kişiyi belirtirken dil burada aktif bir rol oynar ve ortaya bir anlatım-mana koyar.

Bu konular tartışılmaya devam etsin. Ben size bir yazardan ve onun öykülerinden (daha çok dilinden) bahsetmek istiyorum.

Hepimiz, öğrenciyken, -özellikle lise sıralarında- onun adını çoğu kez duyduk ve telaffuz ettik -sınavlarda. Onun adı daha çok “Yedi Meşaleci” olarak anıldı ve genellikle şiirleriyle tanıdık. Ancak şiirleriyle daha çok başarılı olduğunu bilsek de, öyküleri de -hiç değilse dil bakımından- oldukça başarılı. Onu başarılı kılan nedenlerden biri de şüphesiz öykülerini yazarken herhangi bir estetik-edebi kaygı duymamasıdır.

Ziya Osman Saba… Cumhuriyet dönemi yazarımız ve şarimiz Saba’nın Can Yayınları tarafından yayınlanan ve içinde tüm öykülerinin bulunduğu Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi adlı kitabı büyük bir şevk ve zevk ile okudum. Bana bu şevki ve zevki veren onun diliydi. Saba’nın öykülerini okuması kolay olsa da, onların yazılış sürecinde ne kadar büyük bir hakimiyet gösterdiği çok açık. Yukarıda, öykülerini yazarken herhangi edebi-estetik bir kaygı duymadığını belirtmiştim -şiirleri kadar olmasa da. İşte onun öykülerinin bu kadar başarılı olmasının temel nedenlerinden biri bu kaygıdan yoksun olmasıdır. Güçlü kalemine herhangi bir edebi-estetik kural bulaştırmaması onun yazılarının bu kadar duru ve net olmasının en belirgin özelliği. Şayet öykülerindeki uzun cümleler, -bazen bir paragraf uzunluğunda- onun kalemine ne kadar hakim olduğunu gösteriyor.

Ziya Osman Saba’nın öykülerinde herhangi bir çatışma unsuru yaratmak, öykülerini beklenmedik sonlarla bitirmek gibi bir durum söz konusu değildir. Saba’nın öykülerinde diyaloglar yoktur. Onun metinleri daha çok anı-öykü türündedir. (Metinlerinin herhangi bir kategoriye net olarak koyulamamasının temel faktörü öykülerini yazarken takındığı estetik-edebi kaygıdan yoksunluktur.) Anı-öykü olarak kategorize edilmesinin nedenlerinden biri de metinlerinde daha çok geçmişi, çocukluğunu ve anılarını anlatmasıdır. Ayrıca, -metinlerini anlatıcı-karakter sıfatında yazsa da- öykülerindeki karakterler de gerçek kişilerdir ve çoğu metninde kendi adını da kullanır. Bu yönden değerlendirilecek olursa, ele aldığı konular ve metni yazarken aldığı pozisyon bakımından onun en etkili kullandığı silahı dilidir.

Metinlerinde, ayrıntıları da büyük bir ustalıkla anlatır. Betimlediği bir mekândaki en önemsiz ayrıntı bile onun kaleminde anlam kazanır, değerlenir.

Bir okur olarak, onun öykülerini okuduğumda ne anlattığından ziyade nasıl anlattığına daha çok dikkat eder oldum. Zira bu kadar uzun cümleleri, bir zincir misali ustalıkla örmesine ve örülen her parçada -sözcükte- bu kadar bütünlük yakalayabilmesine -anlattığı konudan kopmadan- okurken büyük bir hayranlık duydum. Saba’nın öyküleri, dil yetkinliği açısından özellikle bizim gibi genç yazar adayları için ders niteliğinde.

Ziya Osman Saba çoğu öyküsünde çocukluk anılarından bahseder. Bu anılarını iç konuşma tekniğiyle okuyucuya aktarır.  Çocukluk ve gençlik döneminde yaşadıkları, içinde bulunduğu psikolojik ve fiziksel şartları yetkin bir dil ile kaleme alır. Öykülerinde ayrıca geçmiş anılarının mekânları; İstanbul, Beyoğlu, Beşiktaş, Galatasaray, Kadıköy gibi yerler de vardır. Bu mekânların zaman içinde değişime uğramasını -hem fiziksel hem toplumsal- hüzünlü bir şekilde anlatır. Geçmişe özlem, hüzün, onun metinlerinin satır aralarından okura seslenir.

Ziya Osman Saba’nın öykülerinde ele aldığı-anlattığı konular-temalar ile şiirlerinde işlediği konular çokça benzerlik göstermektedir.  Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi adlı kitabında yer alan “Babamın Elbisesi” adlı öykü ile “Bir Ölünün Arkasından” adlı şiiri içerik bakımından benzerlik gösterir. Şiirde de, düzyazıda da Saba’nın derdi aynıdır.

Yazımı Ziya Osman’ın şu güzel şiirini sizinle paylaşarak bitirmek istiyorum.

 

GEÇEN ZAMAN

Hiç olmazsa unutmamak isterdim!
Eski geceler, sevdiklerimle dolu odalar…
Yalnız bırakmayın beni hâtıralar!
Az yanımda kal, çocukluğum,
Temiz yürekli, uysal çocukluğum…
Ah, ümit dolu gençliğim,
İlk şiirim, ilk arkadaşım, ilk sevgim…
– Doğduğum ev! Rahatlayacak içim, duysam
Bir tek kapının sesini.
Arıyorum aklımda bir ninni bestesini…
Böyle uzaklaşmayın benden, yaşadığım günler!
Güneş! Getir bir bayram sabahını.
Açılın, açılın tekrar
Çocuk dizlerimdeki yaralar.
Hepiniz benimsiniz:
Mektebim, sınıflarım, oturduğum sıralar…
Yalnız hatırlamak, hatırlamak istiyorum.
Nerde kaldı sevgilim, seni ilk öptüğüm gün,
Rengine doymadığım o sema,
Ahengine kanmadığım ırmak.
Bırakıp her şeyi nereye gidiyorum?
Neler geçmişti aklımdan, nedendi ağladığın, neydi
güldüğün?
Ah, nasıldı yaşamak?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s