Canetti’nin ideal evrensel insanı ve birey-toplum çatışması

Körleşme, Elias Canetti’nin 26 yaşında kaleme aldığı, bir sinologun kitaplarına ve bilime kendini nasıl hapsettiğini anlatır. Kendini hapsettiği bu kaleden çıkıp da ‘toplum’la temas kurunca, yaşadığı ‘körleşme’ işte o zaman  sancılı bir süreç olmaya başlar.

Öncelikle belirtmek lazım ki, bu kitabın dilimize çevrilip okunmasını ve tanınmasını sağlayan en büyük etken Oğuz Atay’dır. Kitabı çeviren Ahmet Cemal, kitabın önsözünde romanın çevriliş hikâyesini şöyle anlatıyor:

“Eğer Türk edebiyatında Oğuz Atay diye bir yazar olmasaydı ve çevirmen Ahmet Cemal günlerden bir gün onunla tanışmasaydı, Körleşme diye bir roman dilimize belki de çok daha geç bir tarihte ve bir başkası tarafından çevrilecekti.

(…)

Oğuz Atay’la hiç karşılaşmamıştım. Onu sadece Tutunamayanlar adlı romanından tanıyordum.

Bir öğlen vakti bağlanan telefonda karşıma Oğuz Atay çıktı. Söze derhal ‘sen’ diyerek başladı:

‘Sen rakı içer misin?’
‘Arada evet…’
‘Peki hiç şalgam suyu ile birlikte içtin mi?’
‘Hayır.’
‘Güzel. O halde bu akşamüstü saat altıda Atlas Sineması’nın girişinde ol. Seni bir yere götüreceğim.’

(…)

…Benimle yıllardır tanışıyormuş gibi konuşuyordu. O güne kadar yaptığım bütün çevirilerin neredeyse hepsini okumuştu. Bu arada şalgam suyu ile rakı da nefis gidiyordu. Bir ara çantasından Elias Canetti adlı bir yazarın Auto da fe başlıklı romanını çıkardı. Canetti’nin -sonradan benim ‘Körleşme’ diye Türkçeleştireceğim- Die Blendung‘unun İngilizce çevirisiydi. ‘Bu romanın aslı Almanca. Ben İngilizce çevirisini bir solukta okudum. Şimdi sen en kısa zamanda romanın Almancasını getiriyorsun ve yine en kısa zamanda çeviriyorsun. Müthiş bir yazar, romanı da öyle!'” (Sayfa 13-14)

Bu sürecin ardından Ahmet Cemal romanı en kısa sürede Türkçe’ye çevirir ancak çeviri henüz bitmeden Oğuz Atay yaşamını yitirir.

Ahmet Cemal’la Oğuz Atay’ın sıkı dostluğunu ben de bu romana başlarken öğrendim ve fark ettim ki, iyi arkadaşlıklar ve dostluklar daima iyi şeyleri ortaya çıkarıyor. Tıpkı Elias Canetti’nin dilimize çevrilmesi gibi.

Romanın başkahramanı ünlü sinolog Profesör Kien’dir. Bütün yaşamı yaklaşık 25 bin kitabıyla bir arada ve sürekli araştırma yaparak, kendini bilime ve kitaplarına adayarak geçer. Kahraman içinde yaşadığı dünyadan kendini soyutlayarak kendi kalesi içinde kimseyle ilişki kurmayarak insanlardan uzak bir hayat yaşamaktadır. İnsanlar onun için kötü, çirkin, gereksiz, değersiz ve küçük yaratıklardır. Onun dünyasında insanlara gerek yoktur. Kitapları ve çalışma masası, makaleleri olsun yeter. İnsanlar bir fazlalıktır onun hayatında. Kien, bencil ve kibirli bir insandır.

Profesör Kien, kendini dünyadan soyutlamış, kendi kalesine çekilmiş bir aydın karakterini temsil etmektedir. Bilgi-bilim ile çok sıkı bir ilişki kurmuş bu aydın, bu ilişkisi sırasında tüm toplumsal-mistik değerlerini kaybetmiştir. Bu değerlerden daha önemli olan kitaplardır, bilimdir ve makalelerdir. Ama kendi kalesine çekilen aydın, bir süre sonra mecbur olarak toplumla temas kuracaktır ve bu temas sonrasında aydının yaşadığı ‘körleşme’ daha sancılı bir hal almaya başlayacaktır. Kendi kalesine çekilen Kien’in, bilimle ilişkisini yoğunlaştıkçave toplumdan kendini soyutladıkça yalnızlığı giderek artmıştır.

Kien’in toplumla teması ilk olarak Therese ile başlayacaktır. Therese, sekiz yıldır Kien’in evinde hizmetçilik yapan yaşlı bir kadındır. Ama bu süre içinde Kien’le ilişkileri daima minimum düzeyde olmuştur. Therese her gün eldivenleriyle kitapların tozunu siler, ortalığı temizler, yemek yapar. Sekiz sene boyunca sadece bunları yapmıştır. Kien, Therese’nin kitaplarına bu kadar özen gösterdiğini fark edince onunla evlenmek ister. Bu evliliğin amacı ne sevgi, ne şefkat, ne iyilik, ne de aşktır. Kien’in hizmetçi kadınla evlenmesinin tek amacı kitaplarıdır çünkü Kien için önemli olan sadece ve sadece kitaplarıdır ki, Therese de Kien’in kitaplarına çok özenle bakmaktadır. Dolayısıyla Kien’in kitaplarının geleceğiyle ilgili yaşadığı endişe Therese ile son bulabilir. Kien’den sonra Therese onun kitaplarına çok iyi bakabilir. ‘İnsan’dan değerli olarak gördüğü kitaplarını bu hizmetçi kadına emanet edebilir.

Therese sürekli olarak Kien’i takip etmektedir ve onun bu yaşamını, gizini çözmeye çalışmaktadır. Onun tek amacı, geleceğini garanti altına almaktır. Evlendikten sonra artık evin kontrolü ve hakimiyeti Therese’nin eline geçmeye başlar. Hiçbir şey Kien’in istediği gibi gitmez. Hatta öyle bir duruma gelir ki Kien, Therese tarafından evden bile atılır. Evden atıldıktan sonra Kien artık toplum ile sıkı bir ilişkiye başlar. Kien nefret ettiği, aşağıladığı, küçük gördüğü, değersiz ve küçük bulduğu bu varlıklar ile artık iç içedir ve onlarla yaşamak zorundadır.

Fischerle, kapıcı, Therese artık yavaş yavaş yavaş Kien’in bu durumundan yararlanmaya, onu sömürmeye başlamaktadırlar. Kien, bu kişilerle ve toplumla büyük ve acı bir imtihan verecektir. Ancak bu imtihanı geçmesi mümkün olmayacaktır çünkü yaşadığı ‘körleşme’ onu toplumdan-kitleden soyutlamış bir insan haline getirmiştir. Kien, düşünce ile gerçeklik arasında büyük bir kopuş yaşamaktadır.

Romanın sonlarına doğru hikâyeye Kien’in kardeşi de dahil olur. Ruh doktoru olan kardeşi, Kien’e göre tam tersi bir kişiliğe sahiptir. Toplumla olan ilişkisi üst düzeydedir. İnsanlarla ilişkisi güzeldir. Onları sever ve değer verir. Kien’in tam zıttı bir karakterdir.

Kien ve kardeşi son bölümde adeta bir hesaplaşma içine girerler. Bu iki zıt karakter arasında geçen hesaplaşmada okur adeta romanın özetini ve önemli olabilecek detaylarını ve noktalarını kavramış olur:

“… Duygu belleği diyebileceğim bellek, sanatçı kişide vardır. Evrensel insan, ancak bu ikisinin, yani duygu belleği ile seninkisi gibi akıl belleğinin bir araya gelmesiyle oluşur…” (Sayfa 531)

Bu cümle, Kien’in roman boyunca içinde bulunduğu duruma adeta bir ayna tutar. Kien duygu belleğinden yoksundur. Tek sahip olduğu akıl bellediğidir. Dolayısıyla duygu belleğinden yoksun olduğu ve bu ikisini bir araya getiremediği için evrensel insan olamamaktadır. Elias Canetti, ‘evrensel insan’ tanımını çok net ve yalın bir şekilde ifade etmektedir. Duygu belleğini yitirmiş ve sadece akıl belleği ile yaşayan sözde aydınlara ise Kien karakteri ile güzel bir gönderme yapmaktadır.

Kien’in kardeşinin de hikâyeye girmesiyle birlikte roman artık daha güzel ve nitelikli bir hal almaya başlar. Çünkü Kien ve kardeşi Mikelanj’dan Homeros’un Odysseia’sına,  Thomas More’un Ütopya’sından Yunan mitolojisine kadar koyu bir sohbete girerler. Bu sohbet sırasında okur da büyük bir keyif almaktadır. Adeta orada bulunan üçüncü bir karakter gibi konuşulanları dinlemektedir.

Körleşme; kendini dış dünyadan soyutlamış ve kendi kabuğuna çekilmiş, kendini bilime ve kitaplarına adamış bir aydının kitle-toplumla teması sonrası yaşadığı aciziyeti anlatır. Kitle-toplum karşısında bireyin güçsüzlüğü ve acizliği Kien karakteri üzerinden betimlenir. Canetti, -yukarıda da belirttiğim gibi- romanın içine ‘evrensel insan’ tanımını da yerleştirerek aslında ‘ideal bir aydın’ın nasıl olması gerektiğinin altını çizer.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s