İnsanın ta kendisidir geçip giden

“Bize böylesine yakın olan ölüm üzerinde neredeyse hiç düşünmüyoruz.”

Yukarıdaki cümle, Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü adlı kitabında yer alan Ölüm Unutkanlığı başlıklı yazısının ilk cümlesi.  Bu cümle, dünya üzerindeki kötülüklerin nedenini “tam olarak” olmasa da, en azından bir kısmını net bir şekilde ortaya koyuyor. Öyle ki, Gündüz Vassaf’ın ölüme dair kaleme aldığı bu yazısının adı bile Ölüm Unutkanlığı.

Bir insanın yaşamı boyunca en çok unuttuğu kavramlardan biridir ölüm. Unutmasak bile Vassaf’ın dediği gibi üzerine düşünmediğimiz bir kavramdır.

“Ölüm” kavramı, çoğu insan için duyulmaması gereken, görülmemesi gereken, hatta hiç söz edilmemesi gereken kelimelerden biridir. Öyle zamanlar oluyor ki, bir sohbet dahilinde ölüm kavramı geçse, “Sus, tahtaya vur hemen. Ağzından yel alsın.” gibi deyimleri sıklıkla kullanıyoruz. Özellikle bizim toplumumuzda bu çok sık görülmekte. Ancak ne kadar uzak durulsa da yanına yaklaşabilme fikri bile insanı ürküten bu kavram, hayatımızdaki en büyük gerçeklerden biridir. Herkes öleceğini bilir, ama dile getirmez, getirmek istemez.

“Gerçekler acıdır.” sözü şimdilerde çok klişe ve sıradan bir cümle gibi görünse de, aslında içi dolu ve arkasında birçok şeyi besleyen bir cümledir.

İnsan var olduğu sürece, yaşamında gerçekleri eğerek, bükerek, değiştirerek yaşamaya çalışır. Ve bunu yapmak zorundadır da ayrıca. Yaşamın temelinde bu vardır. Ölüm gerçeği de, insanların en çok büktüğü, eğdiği ve değiştirdiği gerçeklerden biridir. Gerçekler doğrudur, ama bize, yani insana “doğru” değil, “iyi” olan lazımdır. Gerçek olmasa bile, insan iyi’yle yaşamak zorundadır. Doğrular karşısında dimdik durabilmek kolay değildir. Bu yüzden kaçınırız doğru’lardan, gerçek’lerden. Ama iyi’ye daima boyun eğeriz. Çünkü bize lazım olan iyi’dir, iyi olanı isteriz daima. Gerçekler acıtır çünkü.

“Hasta olduğun için değil, hayatta olduğun için öleceksin.” der Romalı düşünür Lucius Seneca. Hasta olmak, sadece bir nedendir ve ölümün geçerli olabilmesi için bu nedenler var olmak zorundadır.

Ölüm gerçeği, ardında bir bilinmezi barındırdığı için varoluşumuz gereği ölümü anlamlandırmak adına dinlere başvururuz. Çünkü dinler, özellikle semavi olanları, ölüm sonrası için bize seçenekler sunar. “İyi yaşarsan cennetle ödüllendirileceksin, kötü olursan cehennemde yanacaksın.” Ve insan da, ölüm gerçeğinin ardındaki bilinmezi “bilinir” kılabilmek için inançlara sığınır. Ve bu sayede, anlam veremediği ölümü anlamlandırmış olur.

Daha önce İnsanın Trajedisini Ortadan Kaldırmak başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu yazımda, insan hayatındaki trajediyi konu almıştım. Öleceğini bilen insan, tek canlı türüdür dünyada. Bu nedenledir ki, bir trajedi durumu çıkar ortaya. Ve bu trajediyi biraz olsun eğmek, bükmek veya değiştirmek isteriz. “…..öleceğimi biliyorum ama iyi insan olursam cennete gideceğim” deriz ve bu sayede var olan trajediye bir anlam yüklemiş oluruz. Ya da diğer bir deyişle, var olan trajediyi halı altına süpürmüş oluruz. Ama gerçek ortadadır, ancak biz “bir şekilde” gözlerimizi kapatırız.

Ölümün bilincinde olmak, bir nevi yaşamın bilincinde olmak demektir. Öleceğini bilen insan yaşadığının da farkındadır. Ancak biz ölüm kavramını ya da öleceğimizi unuttuğumuz için dolayısıyla yaşadığımızın bilincine de varamıyoruz. Bundan dolayıdır ki, yaşamın geçip giden güzelliğinin de farkında olamıyoruz. Zaman ve güzellik değildir geçip giden, aslında insanın ta kendisidir.

Yazımı, çok sevdiğim yazar-şairden biri olan Onat Kutlar’ın şu güzel şiiriyle bitirmek istiyorum.

 

Ne Kalacak Bizden Geriye?

 

Akşamüstü oturdum yol kıyısına

Düşündüm

Ne kalacak bizden geriye?

Balkan yaylasından ve bozkırlardan

Kaf dağlarına giden şu bulut

Sonsuz mevsimlerle esmerleşen

Şu toprak ve derin çınar ağacı

Biz yokken de vardı.

 

Çocukların şu gülen sarı feneri

Ay ışığı

Ve ıssız balkonlarda

Kırmızı biberlerle üzgün yaşlıları

Aynı mandalda kurutan güneş

Çayırda gölgeler bırakacak

Dalgın yeryüzünde çekilirken.

 

Kalabalık çarşılara tortusu

Çökecek

Tüccarın kan pazarından

Mezarlığa taşıdığı paranın

Değirmeni döndüren ter ırmağı

Kuruyunca ardında tuz kalacak

Ve bir anı öfkeli işçilerden.

 

Sinirli kediler bir tekir şerit

Olacak

Ve bir çöl esintisi

Dörtnala kaybolan arap atları

Bir çavdar haritası çizecek

Bozkırı terk eden tarla faresi

Kuş tüyleri gökyüzünün camını

Buzlu yazılarla donatacak.

 

Her şey değişiyor ama ne yapsak

Duracak

Tarihin uzun duvarı

Taşlara kırmızı izler bırakan

Ve aynı kıyıdan yürüyen köle

Silecek kralların adını

Gene de karanlık dağ başlarında

Yarın bir kin gibi hatırlanacak

Kanlı soy ağacının dalları.

 

Kiraz ve kamıştan kavalımızın

Sesleri

Dağılıyor havada

Bir kuyu ağzından geçiyor gibi

Rüzgârı mor fistanlı zamanın

Bu güzel şarkı da unutulacak

Kıyımlar acılar kanlar içinde

Savrulurken yaşadığımız günler

Bu soruyu mutlaka soracaksın

 

Ne kaldı ne kaldı bizden geriye?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s