Dünyanın en güzel masalı

Ara ara, hatta diğer kitaplardan fırsat buldukça dönüp okurum Sait Faik’in öykülerini. “Okudum ve bitti” türünden değildir onun öyküleri. Tekrar tekrar, gerekirse her gün, her ay, her yıl, her mevsimde okunması lazım gelen öykülerdir onun yazdıkları.

Onu çok geç tanımamdan ötürü fırsat bulup bir türlü Burgazada’daki müze evine gidemedim. Bu sene mezun olduktan sonra İstanbul’da artık sık sık giderim diye düşünüyorum. Giderim ama niye? Böyle bir soru mevcut hale geliyor şimdi de. E o zaman cevabı da hazırlamak gerek hemen.

İnsan, ya da insanoğlu, -insanoğlu deyince bazı feminist arkadaşlar kızacaklar ama kızmada haksız da sayılmazlar, neden insanevladı değil de insanoğlu demişler, bilmiyorum açıkçası- doğası gereği hep daha fazlasını arzular, doyum eşiği çok çok yukarıdadır insanın. İçinde bir merak kıvılcımı çakar durur. Tarih sahnesinde de böyle olmuştur bu. İnsanın iletişim arzusu, doyumlarını giderebilme dürtüleri, hep daha yenisini, daha güzelini, daha iyisini istemeleri nedeniyle dünya tarihinde icatlar peşi sıra dizilivermiştir. Önce barutu bulurlar, sonra silahı icat ederler, ardından da atomu. Ardı kesilmez bunun. Tarihte telaffuz ediliyor mu bilmiyorum ama özellikle günümüzü ve tarihin akışını değiştiren bu icatların ola geldiği bu dönemi ben “İcatlar Çağı” olarak nitelemeyi seviyorum.

Lafı çok uzattığımın farkındayım. Ama yazı da, yazmak da böyle bir şey işte. Bunun da bir doyum noktası yok. Hep fazlasını, daha fazlasını yazmak istiyor insan.

Lafazanlığımın öncesine dönecek olursak, Sait Faik’in öykülerini okumak bir dönem sonra yeterli gelmiyor artık. Edebiyatta çeşitli eleştiri yöntemleri vardır. Bunlardan biriyle öykülerini incelersin onun, anlamlandırır, çözümlersin. Sonra? Sonrası daha mühim işte. Tanımak istiyorsun bu insanı, daha yakından, daha yakın pencereden ona bakmak, seslenmek istiyorsun, en azından gönül sesiyle.

Onu okudukça, -onu okudukça diyorum çünkü yazdıklarıdır Sait Faik- yaşadığın çağdaki insanlarla kıyaslıyorsun onu, çevrende onun gibi bir insan arıyorsun. Bir mahlûk. Ona benzeyen, onun gibi yaşayan, onun gibi “seven”, onun taktığı şapkadan takan birilerini arıyor gözün. Bulamıyorsun.

Burgazada’daki müze evine gitmeyi ne kadar çok istiyorum, bilemezsiniz. Şimdi bazısı, “Ne var canım onda, atla vapura git hemen” diyeceklerdir. İstanbul’dayken gitmediğim için pişmanlığımı hâlâ yaşıyorum. Ama İstanbul’a döner dönmez, ilk boş vaktimde vapura atlayıp tek de olsam gideceğim oraya. Onu daha yakından göreceğim için, onun gezdiği adanın yollarında, nefes aldığı evin içinde nefes alacağım için şimdiden heyecanım gezinmeye başlıyor damarlarımda.

Yukarıda “ara ara okurum” demiştim ya Sait Faik’i, işte geçenlerde kitaplıktan rastgele elime bir kitabını alıp rastgele açtığım bir sayfadan bir öyküsünü okumaya başladım. Adı “Hallaç” öykünün. Bir bölümünde şöyle yazıyordu:

“Yanımdan geçerken öyle iki açık mavi göz gördüm ki içim sevinç içinde kaldı. Şu dünyada daha tertemiz mavi gözlü bir hallaç baba vardı. Belki yetmişini aşmıştı. Çevik bir yürüyüşle yürüyor, geniş kocaman tırnaklı elleriyle hâlâ tokmak sallıyordu. Hâlâ dünyadan ümitliydi… Akşamüstü güneş battıktan sonra tepemizde kalan gökyüzü renginde mavi gözleriyle dünyamızda namuslu hallaç baba masalını gezdiriyordu. O masalı hatırlamıyorum. Yalnız bir ses duyuyorum: Dız dız da dız dız!..” (Hallaç, Mahalle Kahvesi kitabı, sayfa 30)

Yukarıda yazan bu bölümü okuduktan sonra bir süre hülyalara daldım gittim. Sonra sordum kendime. Neydi bizim gezdirdiğimiz masalımız? Ya da bir masalımız var mıydı? Kendi masalımızda mıydık, yoksa bir başkasının masalında mı yaşıyorduk? Bu sorulara cevap aradım durdum. Çok net yanıtlar bulamadım doğrusu. Ama sonra kararlı bir şekilde kendi masalımı, ya da bizim masalımızı gezdirmeye, her yerde, tüm dünyada karar verdim. Bu kararımın nedeni de öykünün devamında yazan şu cümleler neticesinde doğdu:

“O gün ne güzel bir gündü! Deniz ne serindi! Ne güleryüzlüydü sandallar, çocuklar, kadınlar! Sanki kimse kimseye bütün gün sövmemişti… Dünya yüzüne bir tek kötü lakırdı, kötü hareket, kötü düşünce o gün için -o günün başı için- insan elinden, insan dilinden, insan kafasından çıkmamış gibi bir akşam oldu.” (A.g.e. sayfa 31)

Benim, ya da bizim masalımız bu olmalıydı işte. Onun bahsettiği “o gün” bizim en güzel masalımız olabilirdi, di değil, olabilir, hâlâ. Bu mümkün. İnsanla her şey mümkün. Yeter ki dünya yüzüne bir tek kötü lakırdı, kötü hareket, kötü düşünce, bahsettiğim, daha doğrusu istediğim “o gün” için bizim elimizden, bizim dilimizden, bizim kafamızdan, yani insandan çıkmasın, sonra her şey mümkün. Dünyanın en güzel masalını kendi ellerimizle, dilimizle, kafamızla yok ettiysek; yine aynı şekilde, kendi elimizle, dilimizle, kendi kafamızla yeniden yazacağız dünyanın en güzel masalını!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s