Kime ne?

“Üniversitede edebiyat okutan, ünlü gazetelerimizden birinde de makaleler döktüren, saçı biraz uzun, aklı biraz kısa bir bayandı. Kibar bir bayandı ama! Sait Faik’in kahramanlarını, aşağı tabaka dedikleri, ayaktakımı dedikleri, halkın içinden seçmemesini hoş görmüyordu. Bayağı buluyordu o işi. O bayan, üşenmese de son kitaptaki ‘Baba – Oğul’ adlı hikâyeyi bir okusa. Belki Sait Faik’in, insanı onlar arasında aramasının sebebini bir parçacık anlar.” diyor Orhan Veli, Yaprak Dergisi’nin 1 Şubat 1950 tarihli sayısında. Bir edebiyat hocası Sait Faik’in kahramanlarını halkın içinden seçmesini hoş görmüyor ve  Orhan Veli de yazısında bu kadından biraz laf açtıktan sonra Sait Faik’in Baba – Oğul adlı hikâyesinden biraz söz etmeye başlıyor.

“… O hikâyenin konusunu okuyucularıma kısaca anlatayım:

Bir gazete müvezziinin iki çocuğu varmış. Biri mahalle çocuğu imiş, bir türlü okumuyormuş; öbürü kibar olmak sevdasındaymış, uslu uslu mektebine gidiyormuş, derslerine çalışıyormuş. Müvezziin ümidi de o kibar çocuktaymış. Mahalle çocuğu okuyamadığı içim gazete müvezzii olmuş, kibar çocuk okumuş. Tıbbiyeyi bitirmiş, Avrupa’ya gidip gelmiş, yurda da büyük bir doktor olarak dönmüş. Dönmüş ama, ne fayda? Külüstür bir gazete müvezzii olan babasını tanımamış bile. Babasına, gene, kendisi gibi gazete müvezzii olan çocuk, o okumayan mahalle çocuğu bakmış.

Babası, öbür oğlan için ‘Doktor oldu ama, adam olamadı’ diyor, hakkı yok mu?

Sait Faik’in anlattığı kibar çocuğu da sevemiyoruz. O da sevmiyor zaten. Sevmiyor, sınıfını inkâr eden, ona bağlanamayan çocuğu. Bu, kolay kolay küçümsenecek bir şey değil. Muhakkak ki sınıfını inkâr eden kişi, babasını inkâr edenden daha kötü kişi… Az mı var böyleleri aramızda?” diyerek Sait Faik’in başka bir hikâyesinden söz etmeye başlıyor Orhan Veli bu yazısında. O kısımları gerekli görmediğim için almadım.

Önceden hep şöyle derlerdi, bilirim: “Benim oğlum okuyacak, adam olacak. Doktor olacak, mühendis olacak, öğretmen olacak.” Şimdi diyorlar mı, açıkçası bu konuda hiçbir fikrim yok. Ama çoğu anne babanın bakış açısına göre çocukları okuduğu zaman “adam” olacak kanısındalar.

“Okumak”la “adam” olmak arasındaki farkı Sait Faik, Baba – Oğul adlı öyküsünde çok güzel anlatmış. Direkt söylemiyor tabii öyküde ama, “Her okuyan adam olmaz, her adam olan da okumaz” dediğini duyabiliyorum öyküyü okurken.

Tam da mezuniyetime birkaç ay kalmışken, iş hayatına mı atılsam, öğrenim hayatıma devam mı  etsem, yoksa bu ikisinin arasında bir yerde kalacak mıyım gibi soruları kendime sorduğum şu zamanlarda bu öyküyü okumam çok da manidar oldu.

“Okulum yakında bitecek, ben adam mı oldum şimdi?” ya da “Okumasaydım adam olur muydum?” gibi soruları sormuyor değilim kendime. Modern yaşamın gerekleri doğrultusunda hareket etmek veya düşünmek gerekirse, en azından başkaları adına, evet ben adam oldum diyebilirim. Hatta insanın çevresi tarafından da tasdiklenir bu. “Bak, filancanın oğlu dört yıl okudu da adam oldu. Sen hâlâ bir baltaya sap olamadın!” gibi söylemlerle çocuklarını azarlayanları tanımıyor değilim. Diğer taraftan, kendi içdünyam ve kendi yaşam görüşlerim dahilinde düşünecek olursam, adam oldum diyemem. Nasıl adam olabilirim, bilmiyorum açıkcası. Yazdıklarımız da para etmiyor. Eskilerin kullandığı o kelimeyle, tahsilimi de bitirdim sayılır, e şimdi ne olacak? Gerisi Allah Kerim.

Sait Faik bu konuda biraz şanslı sayılır. Bu konuda dediğim, maddi durumları iyi olduğundan birkaç gazete ve adliye muhabirliği dışında pek bir iş yaptığı söylenemez. Onun işi yazmaktı. Yazmak para ediyor muydu, tabii ama çok para ettiği söylenemez. Zaten o da işin parasında değildi ki. Ne diyor hepimizin bildiği o meşhur cümlelerinde?

“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka neydi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.” Haritada Bir Nokta, Son Kuşlar kitabı, Sayfa 73.

Çalışmadı Sait Faik. Aylak aylak gezdi durdu adanın yollarında. Bildiğimiz aylaklık değil bu tabii, aylaklık yaptı ama yine de çok çalıştı, yazdı durdu. Yazmasa deli olacaktı!

Şimdi düşünüp duruyorum. Okumak mı, adam olmak mı arasında gidip geliyorum. Birini seçsem, diğeri yarım kalacak. Arafta kalıyorum. Sonra vazgeçiyorum bu düşünceden. Ne okumak istiyorum, ne de adam olmak… Bu yazıyı yazmalıydım, yazmak zorundaydım. Yazmasam deli olacaktım! Bana ne ha okumuşum, ha adam olmuşum veya olamamışım. Ben, Sait Faik’in o ayaktakımı, aşağı tabaka olarak gördükleri kahramanlarından biriyim. Kime ne?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s